Archive for the ‘ Mahrem ’ Category

Ev/Sallama Coya/Coya Martı

Ev ben. Ev benin olabildiği; ev benin seni sevebildiği. Ev sancılı, ev rahatsız. Ev içime soktuğun değil, içime aldığım. Doğduğumundan beri içime geçen aile, toplum, ahlak ne varsa yokladım, ne bene olduysa tuttum, ne zorla içime sokulduysa kustum.

Ev bazen yalnız, bazen mutsuz. Ev başarısızlık korkusu; ev elde kalan yalnızlığa değmeyeceği ya da değmemiş olduğu kuşkusu. Ev çoklu, ev kalabalık, ev bazen soğuk bazen sıcak. Damı delik bazen, yeri bozuk. Ama ev vazgeçirmeyen, ev deneten, yarattıran, paylaşmaya değeni körükleyen, pay eden, bir yapan, birden çok yapan… Ama ev tutan, ev taşıyan, ev yaşatan…

Ev fizik ötesi; ev kendi gibi insan, ev kendi gibi ülke, ev kendi gibi mantra.

Ev irade, ev bilinç. Ev sorumlu, ev el alan. Ev kabul, ev özgür. Ev ben, ev sen.

Beni kapatacağın en güzel şey ev.  Beni alıkoyacağın en fena yer ev.

Özür

Soney ve Zekeriya için…


Yanlış sevmişim özür dilerim
Ayıp varmış günah varmış
Onur yokmuş namus varmış
Baban utancından kahveye çıkamazmış

Kanımız aynıydı ya,
kütüğe başka yazmışlar
bilemedim
Sevmeden kütüğün ne soramadım, diyemedim
Sen sırtında kurşunla doğmuşsun, göremedim
Elimi verdim, tuttun ya, ötesini dinlemedim

Sonra kurşun, kafandan, Surp Kevork’a
Sonra kurşun, kafamdan, Sümbül Efendi’ye, yanına

Ben yokmuşum sen yokmuşsun
Ayıp varmış günah varmış
Baban utancından kahveye çıkamazmış
Sırtındaki kurşun senden de benden de ağırmış

Sevdim, öldün, özür dilerim.

Rüya

*

biraz gemi seyrettim bügün, sen dedin, sen gözden kaybol istedin diye,
aklımda kaçmam, aklımda kaçman, aklın aklımdan kaçar diye korktum
gemilere binip gidermişsin sen, seni yıllar önce bulmuş, herkese sevdirdiğin, düşkünlerinin karşısına çıkan bir gemin varmış hatta
suyum havam kaçak, odalarım askısız, boğaz seyrim kiralık, galiba benim kaçışım yok

bir durmak, biraz durulmak belki
tutanlara saldırmadan, duranları kıskanmadan
suyunu havasını kaçırdığım kapıları kırmadan

boğazı satın almalıyım belki artık

her kaçış bir yere kadar ve her gemi bir başkasının,
sen kendine bak, sen herşeye kendinle bak,
kimin gemisinde olursan ol sen her gece kendi rüyana yat…

 

*eser sahibi abysstellar’a, şükranla…

Paso Doble

Patlak bisiklet lastiğini bile eğretileyen,
dizginini kendi istediğinde sadece kendi istediğinin eline kendi istediği kadar veren,
ruhunu gömleği sanan adamla,
hala eski otobüs biletlerinin arkasında şiirler bulan ve bulduklarından küstahça medet uman,
zamanı kayık,
çekirdeği çürük,
ruhu kaçak kadın,
bir tek yalnız uyuyamadıklarında soyarlarsa ruhlarını birbirlerinin önünde,
bunun sonu ancak felaket olur.
Fakat ne adam vazgeçer biçim vermekten tedbirli teslimiyetine,
ne de kadın kıymet verir dizginlerin ellerinde bıraktığı kesiklere.

Yokluğumun Seyir Defteri

karanlığımın yüzüme yakıştığı saatler
– bazen şehrin karanlığına denk düşer,
saçmalarcasına ıskalar ya bazen, şahitsin –
ben yine inimde yurtsuzluğumla bozmuşum
yerde haritalar, fotoğraflar ve biletler bu kez, yosma memleketlerden, metres ikamelerden,
bir de su bardağından bozma şarap kadehi, başka türlü olmaz ya
aidiyetlerimden vazgeçmişim elde kibrit hazır beklerken,
dimağım halka halka, is is lekeli, kutunun içi darmadağın
– söylenecekse bu saatte söylenmeli
dinleyeceksin bu yüzden, elin mahkum –

çağırmamışım, gelmemişsin
çoktan kanaat getirmişim telefonun bozuk olmadığına, bozmuşum ya da çalıp çalmadığına baka baka, yanmışım itiraflarımı bir parmak ekrana sıkıştıran bu kitapsızı icat edenin canına
bir kedim olsun istemişim, bütün gece ben sorayım o cevaplamasın istemişim, o kadar canım sıkılmış
aynanın önüne oturup manasızca saç taramış göz boyamışım, olmamış, kibrime kızıp binlerce kez yüz yıkamışım, boyalarım akmamış
klişe olmayı sindirecek kadar, iyelikten ödümün delicesine koptuğunu unutacak kadar özlemişim seni,
içimde bir şey bekleyen her kadını, onlarla birlikte gömdüğüm her ısrarı doğuracak kadar istemişim seni,
dememişim, duymamışsın…
– kabahatinin yüzüne yakıştığı saatlerde
keşkelerimle hesaplaşamıyorum –

doğmayacak çocuklarıma anlatamayacağım gibi sevecekmişim oysa seni, becerebilseymişim
sabahlarında ayılamadığın, adını unuttuğun sarhoş gecelerde adımı sayıklayacak kadar sevmeni isteyecekmişim beni, söyleyebilseymişim
perdesiz pencerenden her daim aydınlık evine giren ışık maviye dönerken rüyamda gördüğüm yanardağlara dokunmasan küsecekmişim, sana her kaçasım geldiğinde küsüşlerim aklıma gelecekmiş, üşenecekmişim
her kaçmayışımı küstahça sana yükleyecekmişim, her can acım senin yüzünden, her kavuşamamamız senin suçun olacakmış, sen yüzüme bakmazken dişi dişi gülümseyecekmişim
canım izin vermemiş, canın istememiş, uğraşmamışız
– kutudan kalan son alev yüzüme yansırken
senin için, benim için üzülemiyorum –

bil ki yokluğumun resmi tamamlansın,
maksat yokluğumun seyri yasaklansın…

Şehir

Yağmur yağdı, şehir çağırdı, pabucum yarımdı, uzaktaydım, çıkamadım dışarı, oynayamadım…

Güzelsindir şimdi sen. Kimselere koklatmadığın hanımellerini saklamışsınıdır bana, bir tek benim ayağımı kaydırmayan kaldırım taşlarıyla döşemişsindir gizli geçidimi. Pazarlarını kurmuşsundur, her gün gök delindiği halde her düşen damlaya ağzı açık bakan, içine bir türlü almadığın göçebe ruhlar ordan oraya kaçışırken sükunetime güvenip tezgah altlarını doldurmuşsundur benim için. En sevdiğim kahveyi yıkıp yerine en sevmediğim dükkanı dikmişsindir beni sınamak için kesin; her köşeni ezbere bildiğimi sansam da en ummadığım yere bir köy şöminesi yerleştirmişsindir gönlümü almak için kesin. Yaptığının sahtekarca olduğunu bilirim, şaşkınlığımın sahtekarca olduğunu bilirsin, dükkanı gezer çıkarım, şöminenin dibine kıvrılırım, sesim çıkmaz, sesin çıkmaz, define haritanı kimselere vermem şehir.

Şehir, hani başka bir beden kokarken, üstünde yılların kokusunu taşıyan adamla kaçtım ya bir şehre, sevilmeye kazanılmış bisikletleriyle flört ettim ya bir de yetmezmiş gibi, saatsizliğiyle sarhoş oldum ya, vallahi senin yerini tutsun diye değil, vallahi sana kumalık etsin diye değil. Bir rüya gördüm inanamadım, o rüyadan uyanamadım, uyanmışlığımla kalamadım, affet şehir. Yalnız senin nemin yanağımda, bir tek senin kokun yakamda, sadece senin çürüğün boynumda, resmin hep göz-beyin aramda, yemin şehir.

İçinde sıkıştığım kutunun küfünden kirlenmeyeyim diye başımın üstünde tuttuğum şemsiyeyi atıp çırılçıplak geleceğim, toprağını giyeceğim, hiç üşümeyeceğim bazen şımarıklık yapıp üflediğin soğuğunda, içinde, yanında, üstünde, altında, önünde sonunda şımarıp yağmuruna karışacağım, kabul et şehir.

Mutluluğun resmi gri, onu sana ilk değdiğim gün çizdin. Resmin içinde kaybolmaya geliyorum, bekle şehir.

Malzeme

Dönüştüremediklerinden ne çabuk vazgeçiyorsun. Eğretileyemediklerini ne kolay gözden çıkarıyorsun. Bozamadığın, bozduramadığın, iyileştiremediğin, yanında iyileşmediğin, söndüremediğin, şişiremediğin, boyayamadığın, güzelleştiremediğin dostlardan, düşmanlardan, sevgililerden, metreslerden, şehirlerden, kıyılardan, köşelerden ne de erken sıkılıyorsun. Bir şeyin hayatında kalma olasılığı = tanrıcıklığının oranı = dönüşümü/parmağın. Biçim vermiyorsan denklem çözümsüz. Malzeme çıkmıyorsa denkleme değmez.

Dönüştürdüklerin aynada gördüklerinden memnun kaldıkça sende duruyorlar. Hayatına girenleri memnun kılabildikçe ancak kanlarını sana boya diye sunuyorlar. Islahın bu, bir başına kalmamak için yazıyor çiziyorsun, iyileştirip duvarına asıyorsun. Islahın bu, yazıp çizmedikçe, iyileştirip duvarına asmadıkça kendinle kalamıyorsun. Beni sev ki var et, cisim bulayım ki seni seveyim, seni seveyim ki seni sana bırakayım, seni kendinle bırakayım ki beni sev.

Beni seviyorsun çünkü acım tenine batıyor. Beni seviyorsun çünkü tenime dokunuşun acımın dinmesine yetiyor. Beni seviyorsun çünkü kaybettiğin gülüşün yüzümde dolanıyor. Beni seviyorsun çünkü yanında yüzüm gülüyor. Yanımda gülebildikçe yazamıyorsun. Yazamadıkça içine düşüyorsun. İçine düşünce gülüşüm sana iyi geliyor. Sana iyi geldiğimde tanrıcıklığını elinden alıyorum. Gücün yitince beni sevmiyorsun. Beni sevmediğinde yüzümde bulduğun anlamı başka yüzlerde aramak zorunda kalıyorsun, zor geliyor. Zorluktan kaçmayı kendine yediremiyorsun. Geceleri uykuya dalamazlarla, dalıp uyur kalamazlar arasında kendine yediremediğin ne varsa toplaşıp başına üşüşüyor, yazıyorsun. Yazdığını ilk bana gösteriyorsun, ucu bana dokunuyor, seni seviyorum, yüzüm gülüyor, güzelleşiyorum, yanımdan gidemiyorsun. Bir bakıyorsun denklemler anlamsızlaşıyor. Bir bakıyorsun çözülecek bir şey kalmıyor.

Hepsi cesaretini toplayana kadar. Hepsi külliyatını tamamlayana kadar. Hepsi aynaya bakmayı için kaldırana kadar. Hepsi aynada gördüğün yüzümü bir başkası güldürene kadar. Sonra yeni denklem… Sonra yeni boyalar…

Nezaket

İş yoktu, okul yoktu, ev yoktu; ağaç vardı, toprak vardı, ay vardı. Topraklıydın, nemliydin, aydınlıktın, güzeldin, kıyamadım. Oturdu kokunsuz yaşama olasılığı göğsüme, dayanamadım; dedim ki, “Önce ben öleyim”. “Ölme”, dedin aceleyle, batıllıktan, alışkanlıktan, ama korkmadı gözlerin, alıştı fikrin, dinmeyen çocuk inadınla “Önce ben” demedin, sıranı savmayı yeğledin, kalan olmayı sevdin. Centilmendin zaten, kapıyı tuttun bekledin.

Okul gördük, işe gittik, ev edindik. Sıcaktı, çok sıcaktı, ağaç gölgelemedi, cayır cayır yandı canın, ruhun kabardı güneş yanıklarıyla. Eridi toprak kokusu çatlak teninde, tutamadın. Karardın hem; bulutların arkasında dolaştı ay, başını kaldırdın, ayı aradın. Ay çıkıverdi, düşürdün boynunu, bulamadın. Güzeldin hala, ama arka planda şehir vardı, duman vardı, gömlek vardı, yük vardı. Sende benden fazlası vardı, sende benden fazlasıyla vardı. Bir baktım bende kokun kalmadı. Güneş battı, ay çıktı, ben senden anlamadım.

Tuttuğun kapıya baktım, vazgeçtim beyanımdan. Kıyarım, dayanırım, kokunsuz da yaşarım, önce sen öl.

Önce sen öl ki yüzünü aya tutayım, aydınlığına dalıp satılmışlığımı unutayım. Önce sen öl ki yüzüne toprak sürüp mideme kadar koklayayım, yaşsızlığımı hatırlayıp ruhumun ölmüş kopmuş düşmüş parçalarını toplamaya başlayayım. Önce sen öl ki kuru derini soyayım sen ol, senden anlayayım. Önce sen öl ki bedenini ağaç altında saklayayım, sırrımızı her anımsayışımda tasmamı hissedip yaşamaya bağlanayım. Önce sen öl ki benim ol, sevişmediklerimize sayayım.

Önce ben ölürsem kimselere toprak kokma, kuru, kapkaranlık, benli öl.

Megalomani

Sevgili,
Dudakları ne aradığını bilmezdi gece karanlığında; bulunca benimkileri her seferinde şaşırır, taptaze bir tutkuyla öperdi uykuya dalarken yüzünün gerisi. Mahmur, hınzır gözleri hiç ele vermezdi dudaklarımın unutulmuşluğunu sabahları; yeni dudaklar bulmaya hazır, çıkardı hayatımdan her gün aceleyle.

Her geri dönüşü sürpriz, Sevgili,
Dünü, yarını yoktu. Anlamazdı dünlerimi, yarınlarımı. Bir boşlukta yaşar, elimi uzattığımda hiçbir şey sormadan düzlemime gelir, yorulunca kirpikleri, gözlerini kırpıştırmadığı boşluğuna geri dönerdi. Onu özlerdim dünlerimde, yarınlarımda. Gidişi boşluğum olurdu.

Sevgili,
Çiçek sevmezdi. Öleceklerini bildiği için üzülür, çürüyüşlerini gördükçe kendi soluşunu sorgulardı. Ona çiçek almadan duramazdım.

Solgun, Sevgili,
Isısını etrafına dağıtır, kokusunu saklardı herkeslerden. Yastığımın üzerinde dikdörtgenler bırakırdı bazen kokusuyla, bilmezdi. İçimdeki prizmaları ışığa tutmak isterdim, çıkarmazdım ama dışarı, saklılığına saygımdan. Korkumdan bir de…

Sevgili,
Yol kokardı. Saçlarını içime çekince gün haritası çıkardı önüme. Yürüdüğü sokakları, oturduğu kapı önlerini, dişlediği elmaları, ortak olduğu sigaraları, dokunduğu yüzleri, çiğnediği bakışları süzer, taşırdı üzerinde gün boyu. Saçlarını yıkadığında günü de akardı belinden aşağı, taşımazdı hiçbir günlük kalıntıyı, kalıntılar gereksizdi. Her gece yıkandıktan sonra saçlarına sımsıkı sarılır, zaman kazanırdım.

Sevgili,
Küçücüklüğüne zıttı elleri, hevesleri gibi. İstese yüzümü alabilirdi bir avucunun içine. İstese ömrümü alabilirdi avucunun içine. İstemedi.

Sevgili,
Heveslerine daldığında kimseleri görmezdi gözleri. Ayaklarıma basar geçerdi. Topalladığımı fark ettiğinde alnını kırıştırarak bakardı yüzüme; anlamazdı topallamayı, ayakları acımazdı onun. Geçsin isterdi, yanında onunla aynı hızla yürüsünler isterdi, heveslerine aynı heyecanı duysunlar, anlatırken yüzlerine acı inmesin isterdi. Dokunsa geçerdi oysa.

Can acısı nedir bilmeyen, Sevgili,
Birleşince insan şeklini alan ışık taneciklerinden oluşmuştu sanki. Güldüğünde parlardı. Hayatının peşinde koştuğunda – başka hiçbir şeyin peşinden koşmadı da zaten – gözlerim kamaşır, takip edemezdim adımlarını. Üzerinden atlayamadığı bir engel çıktığında, koşamadığında dolardı hemen gözleri, taşıyamazdı kirpikleri gözyaşlarını, dururdu, koşmuşluğu yiterdi. Kahrolurdum.

Kahrolmayı yokluğuna yeğlediğim, Sevgili,
Söylemedi sıkıntısını hiç. Alt dudağını ısırdı onun yerine; yanağının içini oydu; saçlarını karıştırdı; yüzünü kırıştırdı; başparmağını sıkıştırdı tokasıyla parmağı morarana kadar; ellerini sakladı bacaklarının altına otururken parmakları kıpkırmızı olana kadar. Sustum.

Sevgili, kanatlanarak gider sanmıştım, kanadından tutar yakalarım sanmıştım. Sevgili, buz olur, erir, buharlaşarak gider sanmıştım, onu soğutur, dondurur, tutarım sanmıştım. Sevgili, solar gider sanmıştım, sulasam kalır sanmıştım. Sevgili, ışık tanelerine ayrılır gider sanmıştım, onu prizmaya sokar, ışına dönüştürürüm sanmıştım. Sevgili, boşluğunda yiter sanmıştım, elinden çeksem kalır sanmıştım. Sevgili yürüdü, yürüdü, kapıyı arkasından çekip çıktı. Durduramadım.

Acısına göz yumduğum, gidişine göz yumduğum, Sevgili,
Her şey kabulüydü. Onu beceriksizce sevişim bile.

Rehin

dokun, dokun dün masalında acıttığım yüzüme.
kirpiklerim bir asır beklemiş ellerini;
ciğerini duyunca koştum ormanında masalının, çarptım tokadına nefesinin;
kanadım, doymadım.
sövüşüm ne anlamsız yırtışının yanında tenimi.
tırnaklarına aç küstahlığım, kazı birer birer öpüş izlerini;
sıyır dokunmana izin vermediğim yerlerimi dişlerinle;
gezdir saçlarımı değdirmene izin vermediğim yerlerinde ruhunun;
mavilerini ısır bakışlarımın, tükür ağacımızın altına;
direnmeyişim susana kadar kır kemiklerimi, edepsizliğim kaçamasın senden.
yalanımı fısılda kulağıma, kes, göm sonra kalanımla kazdığım yere dün;
sırt üstü yatır ne olur, izleyeyim masal toprağının yağışını üstüme.
tek bir soluk bırakma, kalmasın hikayem, acıklılaştırmasın masalını.

tırnak aralarından derimi temizlemeni mi beklemeli fark etmen için?
esaretim geçene dek masalın bende rehin…